Arşiv

Archive for the ‘Bir Oku Bin Düşün’ Category

Şakik Belhi (r.a) Tevekkülünü Nasıl Düzeltti, İbrahim b. Edhem (r.a) neler dedi? Kanadı Kırık Kuşun Hikayesi

04 Aralık 2011, 14:20 Yorum bırakın

Dalda güzel renkli iki kuş

Arabi, Allah Rasûlü’ne sordu:

“Ey Allah’ın Rasûlü, devemi bağlayayım mı, yoksa salıverip tevekkül mü edeyim?”

Rasûlullah (s.a.v) buyurdular:

“Önce deveni bağla, sonra tevekkül et!..” (Tirmizi)

Yine Allah Rasûlü (s.a.v) buyurdular:

“Eğer Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz, sabah aç çıkıp akşam tok dönen kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırırdı.” (Tirmizi)

Şakik Belhi (r.a), rızık temin etmek için çalışmaz, sebeplere tevessül etmezdi. Bir ara hacc dolayısıyla Mekke’de İbrahim İbni Edhem (r.a) ile karşılaştı. İbrahim İbni Ethem (r.a) ona, rızık temini için böyle çalışmamasına neyin sebep olduğunu sordu. Şakik Belhi anlattı:

“Bir zamanlar çölde yolculuk yapıyordum. Çöl ortasında kanadı kırık bir kuş gördüm. Hareket edemiyor, uçamıyordu. Kendi kendime, “Bak bakalım, bu kuş nereden ve nasıl besleniyor?” dedim ve biraz ileride bir yere saklanarak beklemeye başladım. Derken ağzında bir çekirge bulunan bir kuş uçarak geldi ve çekirgeyi kanadı kırık kuşun ağzına bıraktı. Bundan sonra ben de kendi kendime şöyle dedim:

“Bu sağlam kuşa, bu kanadı kırık kuşu besleten Allah, her nerede olursam olayım beni de besler!”

Ve çalışmayı bıraktım, sırf ibadetle meşgul olmaya başladım.”

Bunun üzerine İbrahim İbni Edhem (r.a) şöyle dedi:

“Niçin sakat kuşu besleyen sağlam kuş olmuyorsun, ki daha faziletli ve şerefli olasın! İşitmedin mi Allah Rasûlü (s.a.v) ne buyuruyor:

“Veren el, alan elden hayırlıdır.” (Buhari, Müslim)

Hem daima her işinde, her şeyin en yüksek derecesine talip olmak müminin şanındandır. Çünkü Allah’ın iyi kulları mertebesine ancak bu suretle yükselinir.”

İbrahim İbni Edhem’in (r.a) bu sözleri üzerine Şakik Belhi (r.a), yanlış yolda olduğunu anladı, O’nun elini öptü ve:

“Sen bizim üstadımızsın!” dedi.

Kaynak: İlahi Nizam /İmam-ı Gazali (r.a)

Kategoriler:Bir Oku Bin Düşün Etiketler:,

Her sabah sizden 8 şey isteniyor biliyormusunuz ?

27 Kasım 2011, 20:39 Yorum bırakın

Efendi Hazretleri, derin düsünce içinde yürüyorsunuz gibi geliyor bana. Bir sıkıntınız mı var?

-Evet der, her sabah eve dönerken benden istenenleri düsünüyorum da o sebeple dalgin yürüyorum.

– Her sabah sizden kimler neleri istiyorlar? Imam her sabah kendisinden 8 seyi söyle siralar:

-Rabb’im, benden farzlarini istiyor. Resulullah benden sünnetlerini istiyor. Ailem benden helal nafaka istiyor. Imanim ve aklim benden kendilerine uymami istiyor. Nefsim ve seytanim da asil kendilerine uymami istiyor. Yanimda bulunan Kiramen Katibin melekleri ise hep sevap yazdirmami istiyor. Yeni basladigim bu gün bir gün daha yaslandigimi düsünmemi istiyor. Azrail de kendisine bir gün daha yakinlastigimi hatirlamami istiyor.

– Iste der, ben her sabah bu istenenleri düsünerek yürüyorum evime dogru. Dalgin yürüyüsüm bundandir. Bu defa düsünme sirasi soru sahibine gelir:

-Ya imam der, bunlar sadece sana mi soruluyor yoksa bana da soruluyor mu ayni sorular? Hazreti Imam tebessüm ederek cevap verir:

– Onu senin irfanin bilir. Ben kendime her sabah böyle sorularin soruldugunu hissediyorum. Adam beklemeden cevap verir:

– Evet ya imam, der, bu sorular bana da, hatta her sabah günlük hayatina baslayan herkese de sorulan sorulardir. Ama biz bunlari düsünmüyorsak, bize de sorulmayisindan degil, bizim gafletimizdendir.

Kategoriler:Bir Oku Bin Düşün Etiketler:

Hızırı görmek istiyorum

08 Kasım 2011, 18:01 Yorum bırakın

Vaktiyle, saf-temiz bir adam, Hazreti Hızırı görmek derdine düşmüş. Ona birileri:

– Filan çöle gideceksin filan istikamete doğru yürüyeceksin, işte oralarda bir yerlerde Hızır’ı görebilirsin, demiş.

O da inanmış, o çöle gitmiş ve o istikamete doğru yüürmeye başlamış. Gariban adam çölde epeyce yürümüş. Bir müddet sonra birisiyle karşılaşmış:

– Selâmun aleyküm…

– Aleyküm selâm.

– Hayırdır, yolculuk nereye kurban? demiş karşılaştığı adam.

– Ben Hızır’ı görmek istiyorum. bu çölde bu istikamete gidersem görebleceğimi söylediler….
Gidiyorum işte….

– Peki Hızır’ı görünce tanıyabilecek misin?..

Saf adam:

– Vallahi, o hiç aklıma gelmedi demiş.

– Üzülme… Ben sana tarif edeyim: Benim gibi kara kuru, seyrek sakallı bir adamdır.

– Eyvallah kurban demişler ve birbirlerinin tersine yürümüşler.

Çok geçmeden aklı başına gelmiş, geri dönmüş ama, kara kuru seyrek sakallı Hızır (a.s.) sır olup gitmiş.

Adamcağız kulağını kaşımış ve…

– Hay Allah, kaçırdık.” demiş. Hızır’ı kaçırdığını anlamış ..

Kategoriler:Bir Oku Bin Düşün Etiketler:

Tesettür ile ilgili cok anlamlı bir hıkaye…

10 Ekim 2011, 14:37 Yorum bırakın


Kızlarının üzerlerini üşümesin diye örterlermiş, uyuyanın üzerine kar yağarmış yoksa? Hasta olursa, ateşler içinde yanarsa, gözlerini kapatmadan beklerlermiş Fatmanın anne ve babası. Örterlermiş üzerini, üşümesin diye Fatma’ nın. Örtüler, hiç bu kadar ısıtmamıştı ve örtülere hiç bu kadar hayret içinde bırakmamıştı Fatmayı…

Dalında duran bir portakalı incelemeye başladı önce, örtüye bürünen portakala dikkatlice baktı. Kabuk tesettürü içinde gizli bir hazine barındıran portakalı yiyebilmek için onu koruyan ve kollayan YARATICIMIZI düşündü?

O sırada hamile bir bayan geçiyordu yoldan. Dikkatli bir şekilde yürüyordu, bebeğini koruyan tesettüre baktı. Tesettür paketinde gizli bir bilmeceydi bebek, Fatma buna da şaşırdı.

Sonra gözlerini vücuduna çevirdi. Kan ve et yığını olan vücuduna. Tesettürü içinde bilmediği bir alem vardı. Kalbini hiç görmemişti mesela, midesi nasıldı bilmiyordu. Bedeni tesettüre bürünmeseydi, aynaya her baktığında nasıl görürdü ki kendini?…

Kar yağıyordu ve toprak kışlık tesettürünü giyiniyordu üzerine, toprak da aslında bir tesettürdü. Mesela rahmetli dedesini mezarında saklıyor ve koruyordu. Toprak öyle bir tesettürdü ki, dedesinden hatıra kalan çiçekleri kışları saklıyor ve her baharda çiçekleri gözlerinde güldürerek dedesini hatırlaması için sobeliyordu.

Akşam olmuştu gözlerini bu sefer geceye çeviriyordu Fatma. İnsanların uyumaları gereken zaman aralığında karanlık bir perde çekiliyordu, şehir tesettüre bürünüyordu. Evin ışıklarını yakıyordu annesi ve evlerinin tesettürü olan perdeleri çekiyordu birer birer. Neden perdeleri vardır ki evlerin? Bunu düşünmeye başladı Fatma. Bir kez daha şaşırdı, düşündüklerini dışarıya taşırmadan kendince tesettüre bürüyormuş Fatma? Düşünceler de tesettürlü olurmuş bunu anladı.

Özel ve güzel olan her şeyin bir ambalaj,paketi vardı? Geçen ay annesine aldığı hediyenin paketini düşündü. Neden paketleriz ki hediyeleri diye sordu kendine. Babasına gelen davetiyelerin özel zarfları da çok hoş olurdu. Paketler özel olduğumuzu hatırlatıyordu tıpkı doğmamış anne karnında ki bebek gibi dedi ve heyecanlandı Fatma. Hediyelerin tesettürüymüş paket diye mutlu oldu.

Babaannesinin elinde ki Kur’ anın da bir paketi vardı ve itina ile açardı . Babaannesi eline Kur’ anı her aldığında gözlerindeki yaşları anlayamazdı Fatma. Kur’ anın tesettürü de kapağıymış, onu açınca gizli bir hazine ile baş başa kalırmış insan, tıpkı babaannesi gibi…

Ölüleri neden kefenlerler diye düşündü Fatma. Öldükten sonra bu ince düşünce çok masumane. Bir kundak içinde geldiğimiz dünyadan giderken, bir kefene bürünmek. Doğumun tesettürü kundak ve ölümün tesettürü de kefen. Anne ve babasına kundak içinde Fatmayı veren YARATICIMIZIN, yanına alırken de bir kefen içinde alması ne ince bir düşünceydi. Ölümün tesettürü de kefenmiş diye düşündü Fatma…

Günlüğünü aldı eline, tesettür için düşündüklerini yazmaya başladı. Bir ara gözleri televizyona kaydı. Ayşenin tesettüre bakış açısını izledi. Üzüldü Ayşe’ ye. Bu kadar basit tanımlanamaz tesettür dedi. Kapadı defterini, üşümesin diye üzerini örten annesine sordu:

-Anne başını üşümesin diye mi örtüyorsun?
-Tabii ki hayır, iman ve inancım gereği örtüyorum ve örtünüyorum . Öncelikle ALLAH ve RESULÜ emrettiği ve istediği için örtünüyorum.
-Ayşe’ ye de dua eder misin?
-Neden kızım?
-Tesettürün ne olduğunu öğrensin diye…

Annesi tebessüm etti ve çıktı odasından.Fatma da Ayşe’ ye dua ederek gözlerinin tesettürü olan göz kapaklarını kapatarak ölümün kardeşi olan uykuya daldı. Sessizce mırıldandı;

“Verilen ömrün tesettürü de ölümdü”

 Kaynak:http://www.ihvanforum.org

Kategoriler:Bir Oku Bin Düşün Etiketler:

Taş Kafa~Boş Kafa~Hoş Kafa

20 Eylül 2011, 07:53 2 yorum

Behlül adında bir zatı muhterem çarşıda bir sergi açmış. Sergiye üç tane kuru kafa koymuş.
Bunları satmaya çalışıyor. Yanında bulunanların kimi gülüyor. Kimi de satışın sonucunu merakla bekliyordu.
Bu anda yanlarına bir dede ile torun geldi. Dede Behlüle;

Bunlar ne işe yarar, fiyatları nedir? Sen yine hikmetli söz edeceksin herhalde, hadi bizi merakta koyma,
anlat şu kafaların sırrını der…

Behlül sırayla kafaları işaret etti ve konuşmaya başladı.
İhtiyar amcam, şu en baştaki kuru kafa bedavadır. Karşılığında bir kuruş istemem. Çünkü o bir kuruş bile etmez.

Şu ikinci kuru kafa ucuzdur. İsteyen onu da alabilir. Şu en sondaki kuru kafayı ise ancak ağırlığınca altına veririm.
Bir kuruş aşağı olmaz.

İyi ama Behlül bunların hepsi aynı. Niye böyle birini bedava, birini ucuza, birini pahalıya veriyorsun?

Behlül birinci kafayı eline alıp havaya kaldırdı. Artık kuru kafaların sırrı açıklanacağı için kimseden çıt çıkmıyordu. Herkes sabırsızlıkla Behlül’ün söyleyeceklerini bekliyordu.
Behlül kuru kafayı havada evirdi, çevirdi ve konuşmaya başladı.

Bu kuru kafa bedava demiştim. Karşılığında en ufak bir ücret istemiyorum.

Çünkü bu kuru kafa sağlığında söz dinlemezdi. Nasihatler bir kulağın
dan giriyor öbür kulağından çıkıyordu. Bazen de bu nasihatlerden bıktım artık diye de isyan ediyordu.
Kimse bana bir şey öğretmeye kalkmasın diyordu. Kendi dediğinden başka kimsenin söylediğine önem vermiyordu.

Bu söz dinlemez, bütün güzel nasihatlere kulaklarını tıkayan, kuru kafayı bedavaya veriyorum.
Çünkü ben onun ismini TAŞ KAFA koydum.

Behlül eline ikinci kuru kafayı aldı. Bu biraz ucuzdur. Sağlığında kendisine yapılan nasihatleri can kulağıyla dinlerdi. Birisi güzel bir şey söyledi mi onun dizi dibinde saatlerce otururdu. Ben her şeyi biliyorum falan demezdi. Bir kusuru vardı, sıra iş yapmaya gelince, dinlediği bütün nasihatleri ve tavsiyeleri yerine getirmiyor, yine kendi bildiğini okuyordu.

Güzel sözlerden, derin nasihatlerden faydalanmıyordu. Bunun için bende onun ismini BOŞ KAFA koydum. Ucuzdur. Dediğim gibi isteyen alsın. Kalabalık iyice meraklanmıştı.
Acaba üçüncü kafa için Behlül neler diyecekti…

Behlül üçüncü kuru kafayı eline aldı ve havaya kaldırdı. Bu kuru kafayı ağırlığınca altına veririm.

Sağlığında yapılan nasihatleri, tavsiyeleri ve güzel sözleri can kulağıyla dinlerdi. Bütün işlerinde bu nasihatlerden ve tavsiyelerden faydalanırdı. Kendisine yapılan tavsiyeleri unutmazdı. Gururlanmazdı. Ben her şeyi bilmem. Benim de bilmediğim şeyler vardır. Sorup öğrenmeliyim hatalı davranmamalıyım, derdi. Bu yüzden de hiç yanlış iş yapmazdı. Her işinden yüz akı ile çıkar, kimseye rezil olmazdı. Bende bu kuru kafanın ismini HOŞ KAFA koydum.

İhtiyar torununun başını okşadı. Behlül’ü dinledin, söyle bakalım, sen boş kafa mı olacaksın, taş kafa mı, yoksa hoş kafa mı?
Çocuk dedesinin eteğine yapışıp zıpladı. Dedeciğim ben hoş kafa olacağım.
Baksana taş kafa bir kuruş bile etmiyor….

Kategoriler:Bir Oku Bin Düşün Etiketler:

Dua Eldeki Kuş Gibidir..

20 Eylül 2011, 07:40 2 yorum

Küçük bir kasabada yüksekçe bir tepede, çocukların pek sevdiği bilge bir ihtiyar yaşarmış. Küçük kasabanın çocukları bu sevimli ihtiyarı hem severler hem de onu derin bir saygı duyarlarmış. Onların çocukça sorularını, küçücük sorunlarını herkesten çok o ciddiye alıyormuş. Yaşlı bilge çocukların en çok hoşlandığı şeyi yapıyormuş; çocukları büyük bir merakla, derin bir ciddiyetle dinliyormuş. Onun can kulağıyla kendilerini dinlediğini gören çocuklar, bazen kendi bilmecelerini sormak, bazen de yeni bilmeceler öğrenmek için o yüksek tepeyi birkaç adımda çıkarlarmış.

Bir gün iki çocuk, yaşlı adama bilemeyeceği bir soru sormaya karar vermişler. Küçük bir kuş yakalayıp tepeye doğru yürümeye başlamışlar. Yaşlı bilgenin yanına gelince, çocuklardan biri kuşu avuçlayıp arkasına gizlemiş ve sormuş:

“Bil bakalım, elimdeki kuş canlı mı, ölü mü?”

Yaşlı adam gözünü çocukların gözlerinde gezdirmiş bir süre. Uzunca bir sessizlik olmuş… Öyle ki, çocuklar ilk defa yaşlı bilgeyi zorladıklarını düşünmeye başlayıp kurnazca tebessüm etmişler. Sonunda derin bir nefes almış yaşlı bilge ve soruyu soran çocuğa dönmüş:

“Bu sorunun cevabı senin elinde! Avucundaki kuşun canlı olduğunu söylersem, onu sıkıp öldüreceksin. Ölü olduğunu söylersem ellerini açacaksın ve kuş özgürlüğe kavuşacak.”

Sonra çocukların şaşkın bakışları arasında boşta kalan minik elini tutmuş çocuğun. Çocuk mahcubiyetle elindeki kuşu yaşlı bilgenin avuçlarına bırakmış… Yaşlı bilge birkaç kez okşadığı kuşu salıvermiş; ötelere kanat çırpan minik kuşun kanat sesleri daha havada yankılanırken konuşmasını sürdürmüş:

“Ellerinde, hayatın ve ölümün kararını tutuyorsun oğlum. Senin içinde hayata, umuda, coşkuya, özgürlüğe son vermeye yeter bir yıkım tercihi var. Senin içinde, hayattan yana, umuttan yana, özgürlükten yana olmaya yeten, bütün kuş kanatlarını özgürlüğü salan bir güzellik tercihi de var. Hayat ile ölüm arasında, iyilik ile kötülük arasında, onarmak ile yıkmak arasında bir yerdesin şimdi. Avuçlarını sıkıp bir hayatı sessizce sona erdirebileceğin gibi, avuçlarını açıp bir hayatın özgürce kanat çırpmasına da izin verebililirsin. İkisi de senin tercihindir; ikisinden birini yapmakta özgürsün…

Ancak kuşun yaşayıp yaşamayacağını benim cevabımın belirlemesine izin verirsen, iyi ile kötü tercih yapma bilgeliğini kazanmaktan vazgeçmiş olursun. Hem kötüyü tercih etme sorumsuzluğuna düşüp, iyiliği seçme sorumluluğunu üzerinden atmış olursun, hem de iyilik yönündeki tercihin sahici olmaktan çıkar. Her iki durumda da sadece kuşu sıkıp öldürmek gibi, kendi sorumluluğunu ve kişiliğini kazanma fırsatını kaçırmış olursun.

SENAİ DEMİRCİ 

Kategoriler:Bir Oku Bin Düşün Etiketler:,

Ne Kusursuz İnsan Ara, Ne de İnsanda Kusur

20 Eylül 2011, 07:32 2 yorum

Günün birinde yolu bir dergâha düsen kendi halinde bir adam, dergâhta, bir Mevlevi ile bir Bektaşi”nin sohbet ettiklerini görünce yanlarına yaklaşır. Kendini tanıtır ve dergâhı merak ettiğini, nasıl zikir edildiğini izlemek için geldiğini söyler.

Erenler başlar adama çeşitli nasihatlerde bulunmaya, her biri kendi yolunu mümkün olan en tatlı dille anlatmaya çalışır.
Adam bir yandan onları dinlerken, bir yandan da gözleri onların giysilerine takılır.

Mevlevi’nin giydiği kıyafette kollar o kadar geniş ve uzundur ki hem içine üç kişinin birden kolu sığabilir, hem de uzun olduğu için yalnızca kolları değil, elleri de kapatmaktadır.

Bektaşi’nin kıyafetinde ise tam tersi bir durum vardır.

Elbisenin kolu daracıktır, neredeyse tene yapışmıştır; üstelik kısa olduğu için, eller ta bileklere kadar açıktır.
Bu duruma hayret eden adam, sebebini öğrenmek ister.

Büyük merakla, önce Mevlevi’ye sorar:

“Pirim, kıyafetinizin kolları neden o kadar geniş ve uzun; bunun özel bir sebebi var mı?”

Mevlevi hiç beklemediği bu soru karşısında oldukça şaşırır.
İki kolunu da biraz yukarıya kaldırır, sonra ellerini birleştirerek kollarını daire sekline getirir ve şöyle der:

“Evet, özel bir sebebi vardır. Çünkü biz insanların günahlarını, ayıplarını, kusurlarını örteriz. Başkaları görmesin diye üzerini kapatırız.”
Yanıttan oldukça hoşnut olan adam ayni merakla bu kez Bektaşi”ye döner:

“Peki ya siz, pirim? Sizin kıyafetinizin kolları neden bu kadar dar ve kısa?
Siz insanların günahları ve ayıplarını örtmez misiniz?”

Bektaşi kendi kollarına bakar, birkaç saniyelik bir dalgınlıktan sonra gülümser ve adama bakarak şöyle der:

“Biz mi? Bizim geniş kıyafetlere ihtiyacımız yoktur.
Çünkü biz insanların günahlarını ve kusurlarını görmeyiz.”

ÖZETLE:

Seveceksen öylece sev.
Ne kusursuz insan ara, ne de insanda kusur.
Birincisini zaten bulamazsın, ikincisinde ise, bulduğun her kusur, öğrendiğin her ayıp sahibini değil, seni çirkinleştirir. Her ikisi de seni mutsuz eder. Birincisini bulamadığın için, ikincisini ise bulduğun için mutsuz olursun…

Kategoriler:Bir Oku Bin Düşün Etiketler: